Efkan Doğan
Ana Sayfa
Ahlakla ilgili ayetler
Ahlakla ilgili hadisler
“ETİK”
ETİK ve AHLAKİ GERİLİM
=> te leee
ETİK/AHLAK FELSEFESİ (KÜÇÜK SÖZLÜK)
ETİK ÇEŞİTLERİ
Etik Günü Niçin Kutlanıyor?
KULÜP YÖNETMELİĞİ
Türkiye'de Etik Çalışmaları
ÖZLÜ SÖZLER
YILLIK ÇALIŞMA PLANI
İletişim
Link listesi
Ziyaretçi defteri
Etik ve Ahlak
Etik Dökümanları
Etik Şiirleri
Semerkand siteleri
 




*www.efgan.net *Sufiler *Harika Eğitim Projeleri *OGYE *Karabudak *Etik Kulübü *Hak Er Taburu *Okullarımızda Uygulanan Örnek Faaliyetler
Değerler Eğitim Logo

iyilik, hediyesi,com

ETİK ve AHLAKİ GERİLİM

ETİK ve AHLAKİ GERİLİM

Melda Güngül 


İnsanoğlu eski zamanlardan beri, öncelikle bireysel sonrasında (süreç o şekilde yönlendirdiği için) çoğul çabalarıyla, hep “diğerleri”ni kafasında belirlediği “olması, yapılması, uyulması, saygı duyulması, referans gösterilmesi gereken kurallar” dâhilinde belli kalıplara sokma eğiliminde olmuştur. Bu tavır özellikle mülkiyet kavramının ortaya çıkışı ile daha sistemli ve somut hale töreler, dinler, devlet politikaları, hukuk kuralları vs. şeklinde dönüştürülmüştür. Böylece binlerce senenin sonunda bu kurallar, değişik zamanlarda ve değişik topluluklarda içeriklerinde farklılıklar olmasına rağmen insanoğlunun bir gerçeği haline gelmiştir.

Peki; insanı bu şekilde “diğerleri”ni de, ideal olarak belirlediği düşünüş, hissediş ve akabinde davranış kalıplarına sokma veya en azından bunu bilinçaltında arzulama gerçeğinin sebebi nedir? Her birimizde ortak olan, bazısında dışavurumu açıkça gözlenen bazısında içe bastırılan bu potansiyelin temelinde yatan özellik dille ifade edilebilir mi?

Kendimizi ve diğerlerini bu ideal kalıba sokma çabamızda referans noktamız “ahlaki olan”dır. Nedir ahlaki olan?

“Yürümek” fiili… sadece yürümek eylemi tek başına; başına veya sonuna hiçbir nitelik getirilmeden, hiçbir context içinde varolmadan ele alındığında ahlak konusu olabilir mi? Her hangi bir zaman diliminde, herhangi bir coğrafyada “yürümek doğrudur, iyi ahlak göstergesidir” veya “yürümek yanlıştır, kötü ahlak göstergesidir” denmiş midir? Muhakkak ki hayır, çünkü bu nefes almak gibi olağan bir eylemdir. Bir noktadan diğerine ulaşmak için yapılan bir harekettir. Fakat “Çiçeklerin üstüne basarak Yürümek”, “Namaz kılan bir kişinin önünden geçerek Yürümek”, “Kütüphanede sessizlik içinde çalışmakta olan insanların arasından gürültü çıkararak Yürümek”... işte bunlar ahlakın alanına giren eylemlerdir. Burada eylem; içinde bulunduğu context ve niteliği dâhilinde değerlendirmeye alınmaktadır. Bu haliyle eylemleri ahlaki alanda değerlendirmeye sevk eden kıstasları inceleyen bilim de etik yani ahlak teorisidir.

Ahlak alanına giren tüm davranışları, prensipte iyi veya kötü şeklinde ayırmaya çalışırız. Her ne kadar toplumun çoğunluğunca olumlu olarak karşılanan davranışlara iyi diğerlerine de kötü dense de iyi-kötü yer zaman ve bakış açısına göre değişebilmektedir. Bu bağlamda bütün toplumsal örgütlerin sahip olduğu tasarımsal insan görüşü, toplum üyelerinin ahlaki yaşayışına belli bir çerçeve getirir. En üst noktada Devlet’in kanunları; düzen ile karmaşa, insan varoluşu ile hiçbir zaman ahlaki değerlendirme konusu olamayacak olan hayvan arasında; yaşanabilir ve yaşanamaz dünya arasında bekçilik etmektedir. Bunun en açık ifadesi Hegel’in sittlichkeit’ında görünür. Devlet’in “etik bütün”ün kendisi olduğunu, etik ideanın etkinlik haline geçmesinin ve özgürlüğün somutlaştırılmasının Devlet aracılığı ile gerçekleştirileceğini, dolayısı ile Devlet’e ilişkin ödevin mutlak, özsel bir ödev olduğunu söyler Hegel.

Oysa mülkiyet kavramının çıkışı ile devletleri kuran, toplulukları kontrol altına almayı hedef bilen güçlü yöneticiler; bu toplulukları denetim altına almak için her türlü dini, töresel vs. ahlak kuralları bütününü almış, genel geçer ve mutlak kanun ilan edip (örneğin tek eşlilik) siyasi düzenlerine maşa haline getirmişlerdir. Esasında insan doğasının emirlerinden, olmazsa olmazlarından birisi olmayan bu kurallar bütünü, (ki bunları da hafife almamak gerekir, bunların da ömrü mülkiyet kavramının ortaya çıkış dönemi ile başlar günümüze kadar güçlenerek uzanır), insanı kendi tabiatı ile dıştan dikte edilen yapay bir anlayışın arasında sıkıştırır ve onu çaresiz bırakır.

Bu bağlamda, Devletlerin ve her türlü otoritenin empoze ettiği ahlak kuralları bütünü, “İdeal” olarak seçtiğini (çünkü bu ideal, kurduğu düzeni sağlama alan bir kurallar bütünüdür) hakiki kılmak iddiasındadır; sadece yargılayan, ama hayata hiçbir şey getirmeyen bir disiplin kurumudur. Kurallarını herkesin yerine getirmesi gereken bir ödev gibi sunar, bu yolla kişiyi en yüksek anlamda doğru bir bireye dönüştüreceği iddiasındadır. Devletin tekelindeki toplum da, ahlaksal yönden düzgün kabul ettiği davranışı yüceltir, ahlaksızlığı ise marjinalize eder, baskı altına alır ya da engeller. Bu güçlüğün getirdiği gerilim de gittikçe artar.

Gerilim ve ikilemler, yapay ahlaki kurallar ile varoluşçuluk felsefesinde betimlendiği şekliyle insan hali arasında sıkışmamızdan doğar. Ahlaki olan ile ahlaki olmayan arasındaki ayrım, otorite ve bağlayıcı gücün (örgüt, iktidar vs.) onu onaylaması ve uygulamasına dayanarak meşru kılınamaz çünkü Kierkegaard’un da belirttiği gibi öznel doğrunun, tikel inancın aracılığı ile Tin, kendisini kendisi olarak kurar; başkasının yani tümel bir yapının kurduğu Tin ise kendisi değildir. Bireyin bu şekilde kendisine tamamen yabancılaştığı bir dünyada ahlak, Nietzsche’nin sürü ahlakı dediği konformizminden başka bir şey değildir.

Bireyin etik alanda yaşayabileceği tüm gerilim ve ikilemlerden kurtulmasının yegâne yolu kendi ahlaki şuuru yani vicdanıdır. Kişinin; herhangi zorlayıcı, kınayıcı, dışlayıcı, cezalandırıcı aşkın bir alana dönerek sadece korkularından dolayı gerçekleştirdiği “ahlaki” davranışlar hem hakikatte ahlaki mahiyette değildir hem de kişiyi kendine yabancılaştırmış ve onu mutsuz kılmıştır. Vicdan alanı tamamen bireyseldir ve kişi burada tamamen yalnızdır. Bu iç ses’in doğruluğunu ise aşkın bir alanın getirdiği hükümler değil, Bergson’un da belirttiği gibi sezgi onaylar, çünkü sadece sezgi doğrudan bilinçten çıkarak sevk-i ilahiye benzer bir ilham verir. Saf vicdanı ile buluşabilen insan, artık tüm dış yaptırımlardan kurtulmuştur. Kendi anlık arzu ve isteklerini, vicdanının istekleri karşısında feda ettiğinde gerilim yaşamayacaktır; çünkü kendisini kendi olarak kurmuş ve yaşamaktadır.


Bugüne kadar 87730 ziyaretçi (160566 klik) burdaydı!
 

Eğitimde İyi Örnekler



değitim

 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
haşemi turizm